Reklamı Geç
YAZARLAR
İSA'NIN GÜNLÜĞÜ -1-
Yusuf ALİOĞLU
10 Nisan 2026 - Cuma 12:55
2813 defa okunmuş.

Daha sonraları bir edebiyat dergisinde göreceği ‘Ben edebiyattan ibaretim’[1] ibaresini yıllar önce farklı bir form ile kendisi bestelemiş, kendisi söylemişti:
 

‘Ben inancımdan ibaretim.’
 

Daha ilk mektep yıllarındaki bakışı, kavrayışı ve duruşu, karakterine ve sonraları da düşünce dünyasının engin denizlerine çalınan bir maya gibiydi.
 

Adına heykeller dikilmemiş, isimsiz, iddiasız, sade bir kimlik suretinde ‘beton duvarlar arasında açan bir çiçek’,[2] duvarları öpen bahar rüzgarı, bir kuşun gagasında ışıldayan su damlacığı ya da şehrin sokaklarında süzülen bir aziz gibiydi.
 

Ve henüz, Ziya Osman Saba’nın ‘…annem şaşıracak: / ‘Oğlum ne kadar da büyümüş ben görmeyeli.’[3] demediği yıllardı İsa için.
 

İşçi, köylü, serbest meslek gibi sıfatlarla babalarını anan arkadaşlarının mahcup ve tedirgin hallerinden rahatsız oluyor, daha o yaşlarda içindeki kıpırtıların yönlendirmesi ile hallice bir ailenin çocuğu olduğunu gizliyordu.
 

Emekçi sınıfının deyimleri, sözcükleri, yakıştırmaları dağarcığında hızlıca makul birer mekan buluyor ve yılların yerlisine dönüşebiliyordu.   
 

Sınıf öğretmeni babalarının mesleğini sorduğunda birçok arkadaşı gibi ‘inşaat işçisi’ diyebilmeyi ne çok istiyordu. Çatlamış nasırlı ellere, acıyla bükülmüş bellere ilaç olmayı ya da…
 

Kalbini saran bu nazenin sızının sırlarını henüz çözemese de yanı başına müteşabih kıpırtılar ekleyebiliyordu.
 

Daha o zaman bir Roger Garaudy ruhu ile tanışmışçasına, yöneticilerin ve kodamanların hakları için değil, yönetilenlerin ve ezilenlerin hakları için savaşmayı seviyordu.
 

Hiçbir ideolojik aidiyet, yönlendirme, yükleme ve taklit olmaksızın ve hiçbir ideolojinin sınırlarını resmi ya da gayri resmi bir pasaport ile daha yoklamamışken zülüm görenden yana atıyordu kalbi.
 

Bilmediği, tanımadığı insanlar için; anlamadığı, kavramadığı diller için; görmediği, yaşamadığı coğrafyalar için üzülüyor, tarafgir oluyor, söylenmemiş kucak dolusu cümlelerle yüzünü iyiden ve adaletten yana çeviriyor, alnını insanlığın kahramanları için secdeye bırakıyordu.
 

Kalbini inşa ederek bir ahlak abidesine dönüştüren bir diğer kıpırtıyı ise tuttuğu futbol takımıyla rakibi arasında maçlarda doğru olanın yanında olmak suretinde deşifre etmişti.
 

Arkadaşları büyük bir körlük içinde her pozisyonu, hakemin her düdüğünü, skorun her türlüsünü kendi takımları adına yorumlarken, o, içi acısa da haklı olan adresi kodlamakta tereddüt etmiyordu.
 

Birileri halk müziği, sanat, müziği, arabesk gibi dallar üzerinde belirli türkücülere ya da şarkıcılara takılıp sabah akşam aynı notaları tekrar ederken ve ‘öteki’nin müziğini ve müzisyenini görüş alanına almazken, o, ‘her çiçekten bal alırsın’[4] şarkısındaki ince ruhla güzel olan, estetik olan, özgün olan her ürüne ilgi duyuyordu.
 

Enva-i çeşit yemeğin öğlen servisinde müşterilerini beklediği bir Anadolu kasabasının en meşhur lokantasında her gün öğle yemeğini etli yemekler, ızgaralar, döner gibi kalburüstü menülerle tamamlayabilecekken, o, evine, annesinin yemeklerine gidiyordu.
 

Beslenme çantası boş olan gariban arkadaşlarını her defasında farklı sebeplerle kendisine alacaklı çıkarıyor ve çeyrek ekmek içine kuru fasulye ya da dürüm döner ile doyurmaya, dahası mutlu kılmaya ve en doğrusu da muhtacın yanında olmaya çalışıyordu.
 

İsa daha bir ilk mektep talebesi iken, klan ve kabile ilişkileri ile yoğun sosyal hayatındaki yanlışları için tavır geliştirmeye, haklının yanında durmaya, haksızın yüzüne konuşmaya başlamıştı.
 

Kendi köylüleri ile komşu köyler arasında yaşanan çekişmelerde, dedikodularda, itiş kakışlarda ve hatta kavgalarda bir antikite filozofu gibi tasnifler, soyutlamalar ve isimlendirmeler yaparak kendince tutum geliştirebiliyor, klan zindanını vicdan ışığıyla aydınlatabiliyordu.
 

Biricik sevgilileri olan annesi ya da babası bir tartışmanın, bir ayrışmanın, bir kırgınlığın içinde olduklarında, ötekinin mazlum olduğuna, hakikatin tarafı olduğuna inanmışsa eğer, ebeveyninin yanından kalkıp ‘öteki’nin yanında oturabiliyordu.
 

Gerçi İsa’nın bu konuda trajik bir hikayesi de vardı.
 

Haydi onu da anlatıp günlüğü noktalayalım.
 

Doğunun garson boy bir şehri. Max Weber literatüründeki[5] gibi bir kalesi olmasa da etrafı dört dağ ile çevrelenmiş. Bu şehirde ünlü Mekke Şerif aileleri, Roma soyluları ya da Venedik’in sulh yargıçları yoktu. Ama geçimlik ekonomi ile hayatı süsleyen ve etrafı bahçelerle çerçeveletip birer tabloya dönüştüren güzel insanları vardı. Aşağı Çarşı’sı, Sağyer Deresi, Musyan Mahallesi, muhacirleri, Çerkes köyleri, Zazaları, Kırmancları vardı. Katırcıları, eşekçileri vardı. Kimyasala ve harama bulanmamış bakraçlarla yoğurtların, tere yağlarının, çökeleklerin satıldığı pazarları; on beş yirmi kilometre yürüyerek şehre inip gaz yağı alan ve bir teneke gaz yağını omuzunda taşıyıp köylüsüyle paylaşan temiz yürekli rençberleri vardı. Akşamları, şehir belleğinin nahif dışavurumlarından düğünler ve düğün yerlerinde delikanlıların seyrine doyum olmayan kıvrak oyunları, lokal figürleri vardı. Roma tribünleri gibi olmasa da taş evlerin toprak damlarında kadınlar kızlar, davul zurna eşliğinde delilo’dan çaçan’a, gövend’den harrani’ye bitimsiz oyunlar izlerdi. Hayat, bir düğün türküsünün nakaratları kadar coşku dolu, saf, berrak ve anlaşılırdı. Saatlerin durduğu bu anlarda, bir meleğin kanatları toprağa yayılmışta, gençler ve yaşlılar bu ontolojik zeminde kelebek tozundan biblolar gibi dizilmiş, topukları ile melodiye eşlik ediyor gibiydi.
 

İsa, ‘Memo Memo, Memo, Memo / Keçır de ka gela çemo’ türküsüyle halay başındaki babasını hayranlıkla izlerdi. Çoğu kere yoğun heyecan ve mutluluktan gözleri ıslanırdı. Yine böyle bir mahalle düğününde oyunları hem izlediği hem de kaydettiği bir esnada bazı akranlarının ve bedeni aklından fazla gelişmiş bazı akrabalarının ‘zurna eşliğinde oynamak haramdır’ sözüyle irkilmişti.
 

Mevsimleri durduran, sanatı buharlaştıran, güzel olanı budayan, tebessüme dahi yabancı bu ıssız çehrelerin, bu vezinsiz ağızların burada ne işi vardı?
 

Saltanat artığı dindarlığın ve bin bir hurafenin beslediği bu akıl, ruhun göçerimi misali bu bedenlerde yeşermiş de yanlışlarını onlara söyletiyordu sanki.
 

Her daim doğru düşünmenin yanında olmaya çalışan İsa, sonraki yıllarda karakterine giydirdiği tutumdan bir avuç alarak akranlarının ve akrabalarının yüzüne savurdu:
 

‘Benim babam; atalarının gırtlağına, kulağına, kalbinin ritmine, vücudunun figürlerine kısacası estetik mirasına ses veriyor. Bin bir emekle kıvama gelmiş melodileri yeniden yorumluyor. Kültürünün taşıyıcısı olarak toplumsal bir sorumluluğa imza atıyor. Her topuk vuruşu, tarihe düştüğü estetik bir not, tuval üzerinde salınan usta bir fırça gibidir. Ama sizin babalarınız. Ya içki ile akıllarını örtüyor, ya komşusundan ve devletten çalıyor, ya kumar ile çocuklarının rızkını başkalarına peşkeş çekiyor, ya da…”
 

Hızını alamayan İsa şu sözlerle konuşmasını tamamladı:
 

‘Herkesin kendi ataların eleştirebildiği ve değer yargılarını onlardan üstün tuttuğu zaman daha farklı konuşabiliriz. Ama önce atalar putunu kırıp babalarınızı, aşiretinizi eleştirebilmelisiniz.”

 

 

[1]F. Kafka, Okur Dergisi

[2] Birazdan Gün Doğacak, Erdem Bayazıt

[3] Ahret, Geçen Zaman, Ziya Osman Saba

[4] Sözleri ve bestesi Orhan Gencebay’a ait şarkı, Gönül, 1975

[5] Max Weber, Şehir / Modern Kentin Oluşumu, s. 109

Adınız
Yorumunuz
Hiç yorum yapılmamış.

Diğer Yazıları

AYDINLIK 'AYDIN' YÜZLERLE GELİR
442
GREGOR İSİMLİ BÖCEKLERLE DOLU GÜNDELİK HAYAT
1106
KIRK YAŞ TÜRKÜSÜ
1024
Biriktirdiklerim -8-
1016
GECE VE KARANLIK ZAMANLAR
1075
ŞİİRİN GÜNCESİ -12: ‘İSİMSİZ ŞİİR’
1213
TANRI KONUŞMAK İÇİN SİZİN SUSMANIZI BEKLİYOR
1246
YUSUF'UN BABASI
1168
BAUDRİLLARD: RADİKAL DUYARLILIK
1146
İKİ RENK, ÜÇ KELİME YA DA COŞKUNUN KIYISINDA
1608
GÖSTERİ TOPLUMU
1760
Çok Dilli Kültür ve Çoğulcu Kavrayış
1795
Bağlamaya Şiir Okutan Adam: Murat Kapkıner
2277
Orucu Ayağa Düşürmemeli, Oruçla Ayağa Kalkmalı
2209
Gündelik Yaşam ve Kent Yönetimi Üzerine
2196
Paris’te Bir Pirinççizade: Cahit Sıtkı
2419
Selam Olsun Kubbede Hoş Sadâ Bırakanlara
2773
Bendeki Notlar -12- ‘Çocuk Kalsaydı Büyüklüğüm’
3652
Batı’da Şehir Tarihçiliği
2667
‘Yıkın Efendiler, Yıkın!’ -2-
3591
“Ağlasam sesimi duyar mısınız, Mısralarımda…”
2896
'İNSANIN DÖRT ZİNDANI'
6806
ŞEBBİHALAR HER YERDE
2273
'BİR DEĞİRMENDİ BU DÜNYA'
2631
Boşuna değildi boş olmayan hiçbir şey!
4792
Köprüler ve Çamurlu Sular
4060
Biriktirdiklerim-7-
3735
Bingöl’ün Referandum Karnesi
4442
Bingöl’de Genel Seçimlere Katılım Oranları (1950-2018)
3341
1920-2018 Yılları Arasında Bingöl’ü Parlamentoda Hangi Partiler Temsil Etti?
3245
Bingöl Yakın Siyasi Tarihinde Seçmen Davranışları (1939-2018)
4092
Siyasetin ‘Hayret’ Makamı Var Mıdır?
3683
Estetiğin Tükenişi Vicdanın Tükenişidir
3196
“Ben de Adayım”
3282
Şiirin Güncesi -11: “Ben Yokum”
3816
‘Cansız Bedene Ulaşıldı’ Ne Demek?
2918
“Ya Bu Defa da Seçilemezsem!”
3107
Biriktirdiklerim-6
2846
‘Konfor Ruhun Bataklığıdır’
3216
Engerek Soyu
3677
Masanın Ötesi ve Berisi Ya da Sosyolojimizin Metafiziği
5197
Tatlı Zehirli Sulara Alışanlar İflah Olmaz Mı?
3842
Nazar Değmemiş Kapaksız Kitaplar
4426
Libası İdrarlı Adamlar
4411
“Hayatın Anlamı” Nedir?
5646
‘Ey kötülük!’
3854
Şiirin Güncesi 10: “Sonsuz ve Öbürü”
4840
'Sıkıntı yok!'
4360
Düğümlere Üfüren Mühendisler Zamanı
4508
Bendeki Notlar 11: ‘Şehir Sineması’
4180
Hakikate Tanıklık Nedir?
4186
‘Tüm İnsanlığa Açık ve Ücretsiz Gösteri’
4803
Bendeki Notlar 10 “Kültür ve Sanat Merkezleri: Sinema, Kırtasiye, Park”
6112
Frankfurt'ta Bir Haşimi
8700
Nurettin Topçu’nun Gördüğü ‘Taşralı’
6750
Harf Eken Kelime Biçer
7652
Bir Mütevazi Monologdan Arta Kalan Sualler
5527
Çekilin aradan, maradan...
7296
'Biraz da ben konuşayım'
6485
‘Apaçık’ Şiir
6450
“Şehir’dir adım; kimlik alır, kimlik veririm.”
6625
Kitaplar Dolusu Susmak...
5620
Zamanın İdrak Sarkacına Merhaba
5316
Söz Düşerse Ne Kalır Geriye?
6655
Dayvun, Dayvun, Dayvuno / Day Qırbun Çımun Siyuno
16127
Biriktirdiklerim -5-
4554
Biriktirdiklerim -4-
4918
Biriktirdiklerim -3-
5097
Parayı Nereye Yatırmalı?
4905
Biriktirdiklerim -2-
5127
Biriktirdiklerim -1-
5326
Ne Zaman Reşit Olacağız?
6645