|
|||
![]() |
KABAĞINDA BİR AHI VAR | ||
| Hasan TOSUN | |||
Kasabanın üzerine çöken o sabah, güneş henüz ufka elini sürmemişti. Göğün paslı kırmızısı, kaderin önceden yazıldığı bir sayfanın kenarından sızıyor gibiydi. Rüzgâr, berber dükkânının camına dokundu; eski bir masalı hatırlatan ince bir inilti bıraktı. İçeri, vakitlerin gerisinden yürüyerek gelmiş bir derviş girdi. Adımları, toprağa söylenen bir şükür kadar sakindi. “Vur usturayı, berber efendi,” dedi. Sesi, çöl kabuğundan kopan kumların sıcaklığını taşıyordu. Berber usturayı suya batırırken dervişin yüzündeki huzur onu tedirgin etti. Çünkü o yüz, yeryüzünün gürültüsünü çoktan terk edenlerin yüzüydü. Tam o anda sokağı yaran bir narayla sessizlik çatladı. Kasabanın kabadayısıydı. Girdiği her yere ağırlığını değil, taşın bile taşıyamayacağı bir hoyratlığı bırakırdı. Kapıyı savurarak içeri girdi. Dervişi görünce, yılların çürüttüğü kibirle güldü. “Çekil bakalım, kabak! Biz tıraş olacağız!” Sözleri, dervişin sabrına çarpıp geri dönen kör taşlar gibiydi. Derviş sustu. Sükûtu, kelimeden keskin bir cevaptı. Kabadayının dili tıraş boyunca yorulmadı: “Kabak aşağı… kabak yukarı…” Her söz, kara kuş gibi havalanıyor; dervişin kalbine yaklaşsa da sükûtun kapısına çarpıp düşüyordu. Dervişin bakışı, duvar köşesinde unutulmuş kabak oyma lambada durdu. Lambanın ışığı, yıllardır tuttuğu nefesi bırakır gibi titredi. Berber, yaklaşan bir hükmün ayak seslerini duyar gibi ürperdi. Tıraş bitti. Kabadayı çıktı. Rüzgâr yön değiştirdi; kasabanın kaderini önüne kattı. Yokuştan inen at arabasının tekeri, hızını başka bir iradeden almış gibiydi. Kabadayıyı altına aldı. Savurdu. Susturdu. Toz bulutu dağılınca berber dizlerine hâkim olamadı. “Derviş efendi… Bu kadar ağır, bu kadar ani… bu kadar acımasız olması…” Derviş gözlerini kapadı. Göğün kuytusundan bir nefes çekti. “Ben ona gücenmedim,” dedi. “Hakkımı da helâl etmiştim. Lâkin bilmez misin… Her kelimenin bir vakti, her alayın bir izi, herkesin bir kapısı vardır. Her kapının ardında da onu gözeten bir sahip…” Sonra lambaya döndü. Unutulmuş kabak, yanmakta olan bir sır gibi ışıldıyordu. “Kabak gücenmiş olmalı,” diye fısıldadı. “Onun da bir sahibi var.” Gece, hikâyeyi tamamlamak ister gibiydi. Gökyüzü örtüsünü kapadı. Yıldızlar sustu. Kasaba, görünmez bir mahkemenin eşiğinde bekler gibi ağır bir sessizliğe gömüldü. Yaşlı kadınlar rüyalarında kabakların konuştuğunu anlattı. Çocuklar evlerinin önünde kendi kendine dönen testiler gördü. Rüzgâr, taş duvarların ardından yürütülen gizli bir celseyi anlatıyordu. Adalet, alayın ve kibirin hesabını görüyordu. Derviş gecenin en ağır saatinde kasabanın dışındaki tepeye çıktı. Başını göğün kapalı kubbesine kaldırdı. “Yaradan yardır,” dedi. “Sanma ki zalimin ettiği kârdır. Mazlumun ahı… indirir şahı.” Kâinat bu sözü bağrına bastı. Ertesi sabah kasaba uyandığında, berber dükkânının önündeki kabak oyma lamba ışıl ışıl yanıyordu. Işığı, sabah güneşini gölgede bırakıyordu. Kasabalılar konuşmadı. Çünkü hepsi aynı hakikati hissetti: Dünyada hiçbir şey sahipsiz değildir. Ne bir söz… Ne bir gönül… Ne de bir kabak. İlahi adalet bazen en yumuşak şeyin içinden doğar; hiç beklenmeyen bir nesnenin kalbinde saklanır. Vakti gelince onu hiçbir el durduramaz. O gün, o dükkânda, bir tek kelimenin kırgınlığında dolmuştu vakit. |
|||
| Etiketler: KABAĞINDA, BİR, AHI, VAR, | |||
|