Yusuf ALİOĞLU İKİ RENK, ÜÇ KELİME YA DA COŞKUNUN KIYISINDA
Yazı Detayı
29 Temmuz 2026 - Çarşamba 10:09 Bu yazı 580 kez okundu
 
İKİ RENK, ÜÇ KELİME YA DA COŞKUNUN KIYISINDA
Yusuf ALİOĞLU
 
 

Yıldızların tüm parlaklıkları ile buradayız dedikleri ve varlığın ilkbahar suretinde yeniden boyutlanıp kendisini güncellediği serin bir ilkbahar akşamıydı. Tenimizde çiçekler açan rüzgarlar ve soluğumuzu ferahlatan berraklıkları ile zümrüt karanlıklarda büyüyen aydınlık tomurcuklarla nefesleniyorduk. Zaman, bir yandan billur kaselerde nadide içecekler sunuyor diğer yandan yeşil yapraklı takvimlerden üzerimize hoş kokularını salıyordu.

 

Tabiat kusursuz bir orkestra gibi eserlerini bir bir icra ediyor, her varlık kabiliyeti oranında bu senfonileri okuyor, dinliyor, gözlüyordu. Bense; ‘Dudaklarımda direnmiş yüreklerin isyanını taşıyan keskin bir ıslık, Ellerim ceplerimde bu şehri yerle bir edersem bana deli, bana çılgın diyecekler...” şiirinin satırlarına dolanmış vaziyette olanları muhasebe ediyor, olacakları da parmak uçları üzerinde yükselerek duvarın ötesini görmek isteyen yaramaz çocuklar misali kavramaya çalışıyordum.

 

Beton blokların bir tiyatro sahnesindeki korkuluklar gibi her köşe başında karşınıza çıkarak sizi söbelediği farklı bir hayat tecrübesiydi yaşadıklarımız. Hayal sayfalarından korku notlarına, ümit şiirlerinden dram filmlerine uzun metrajlı bir dinginlik içinde harflerin bitmeyen versiyonları sarmış dört yanımızı. Kaldırım taşları ve her taşın altında kabalığın ve zarafetin gölgesinde kavisini tamamlayan birer ‘oluş’ kesiti.

 

Bir berberle bir kasabın yaptığı ve hiçbir mimari değeri olmayan, kocaman balkonları ve Fransız pencereleriyle evin içini dışına taşıyan beyaz renkli binanın, kafe reklamıyla boyanmış köşesinden önce sesler, sonra da sesin sahipleri yayıldı ortalığa. Olayların etrafında yaşandığı bina, estetik derinlikten mahrum olsa da gündelik hayatın akışını kendine çeken bir cazibe, bir toplumsal geçirgenlik üretmişti denilebilir. Balkonları ve pencereleri, ev ile sokak arasındaki mesafeyi kaldıran görünmez köprüler gibi çalışıyor, insanların birbirine temas ettiği bir yaşantı membranına dönüştürebiliyordu.

 

Betonun tek tipleştirdiği silüetler nasıl şehrin hafızasını eksiltiyorsa, plastik tabaklardaki dondurulmuş yiyecekler de damakların kadim coğrafyasını aynı sessizlikle buduyordu. Taş fırınların sabrı, bakır kazanların hafızası, nesilden nesile aktarılan sofraların bereketi; parlak ambalajların, standart reçetelerin ve hızla tüketilen lezzetlerin arasında usul usul siliniyor, kadim mutfak kültürü estetikten önce ruhunu kaybediyordu. Her şey daha parlak, daha hızlı ve daha kusursuz gibi görünse de ne ekmeğin kokusu eskisi kadar derindi ne de aynı sofraya oturan insanların birbirine bıraktığı hatıralar.

 

Yaktıkları meşaleler, renkli sis bombaları ve attıkları sloganlar ile hızlıca yürüyen kalabalığın gürültüden öteye geçmeyen konuşmalarından anladığım kadarıyla bu bir futbol maçı trafiğiydi. Bir yandan dev ekranlı kahvehaneye yetişmek için koşar adımlarla yürüyor, diğer yandan futbolcu isimleri, hakem üçlüsü, seyirci desteği, fikstür avantajı, puan sıralaması gibi başlıklar etrafında sahilleri döven dalgalar misali rengarenk konuları yokluyorlardı.

 

Fanatizm ateşiyle tutuşmuş gözlerde yüzen takım adalar, tacı ya da ofsaytı sevmeyen yargı yüklü paragraflar, elektronik arşivleri kıskandıran ezber listeleri, tekrarı şarap gibi yıllandırarak içen bitimsiz cümleler bir galibiyetin, bir zaferin öncü güçleri gibi inançla mevzileniyordu.

 

Mevzu etrafında çimlenen heyecan, mevzudan çok daha öndeydi. Mekânın ruhu; dolaşımdaki sloganlar, omuzlardaki kaşkollar ve ellerdeki flamalarla yeniden bedenleniyor gibiydi. Akordu bozuk bir enstrüman gibi cızırtılı, hışırtılı, uğultulu ses kirliliği ile kaldırımlardaki düzensiz ayak seslerinin uyumu konuşulanlardan daha düzenli ve ahenkliydi.

 

O esnada lüks arabasıyla kalabalığı yarıp geçen bir siyaset madrabazı kadraja teğet bile geçememişti. Grup psikolojisinin albenisi ve sesin matematiksel ritmi, politikanın aldatan sahtekarlığına bir kez daha galip gelmiş, bir teneke yığını muamelesi gören aracıyla tilki lakaplı yerel politik figür bir amigo kadar değer görmemişti.

 

Bu kesişme aniden binlerce flaş gibi patladı zihnimde. Hayat kendi seyrinde berrak bir ırmak gibi akıp giderken, dağların ve ovaların yabancısı bir ses, yönetme, hizmet etme ya da menfaat dağıtma vaadiyle çiçeğe durmuş tomurcukları patlatıyor, akıp yolunu bulan suyu bulandırıyor, uzayıp giden gölgeleri makaslıyor, soluklanan sabahları biriktirme kaygısıyla merhametsizce kırbaçlıyordu. Bu adam, eşyayı amuda kaldıran, sosyal yasaların köküne fitne tohumları eken ve farklı iki noktadan sayısız doğru geçirebileceğini söyleyen bir zalimdi. Ama mazlum, bu taraftar grubu misali, zalime sırtını dönse, hedeflerini çabayla yoklasa, izzeti ve şerefi değer yüklü bir dünyada arasa, kimliğini ve saygınlığını emeğiyle inşa etse ve zalimin çağırdığı sofralardan imtina etse zulüm gerçekleşir miydi?..

 

Grubun kadraja yansıyan fotoğrafları, antika eşyalar, sararmış yapraklar ve tozlu raflar misali kompozisyona yer yer otantik nağmeler, kadim fısıltılar bırakıyor; kendi evrenindeki gökkuşağı misali rengarenk ilişkileri besleyip büyütüyor, ortamın büyüsü tekrar eden mutlu ve mütebessim kareleri çoğaltıp duruyordu.

 

Onlar, simsiyah dumanları ve gerilim yüklü sirenleri ile gara varmak üzere olan tren misali gürültülü, heyecanlı, hareketli iken, ben yaz sıcaklarını bekleyen ve ıskaladığı mevsimlerle kar üstüne kar biriktiren ulu dağlardaki kirli beyaz katmanlar gibiydim. Hararetli aidiyetlerin aynı potada kaynayan yemişler misali farklı bir aura ile etrafı kapladığı mekânda, sessiz, renksiz, kokusuz bir madde, etkisiz bir eleman gibi iğreti duruyordum.

 

Sokaklar coşkuyla akıyor, ışıklı vitrinlerde seyirlik zamanlar güncelleniyor, tabelaları süsleyen renkler duyguları şekillendiriyor, banklara tüneyen sohbet kümeleri büyüdükçe büyüyor, caddelerde yüksek sesli müzikleriyle ardı arkası kesilmeyen arabalar, arabalardan yarı beline kadar sarkan gençler bağırıp çağırıyordu.

 

Tüm bunlar, aynı salıncaktaki çocuklar misali ritmik tınılarla bir o yana bir bu yana salınıp duruyordu. 

 

Ben, bir tenor yalnızlığı ile notalar ormanında yolunu kaybetmiş bir enstrüman; onlar ise her sesin ayrıntılı bir yol haritasına dönüştüğü, geniş ve ışıklı bulvarlarda hız denemeleri yapan botanik bahçesindeki yeni sürgünlerin hayat dolu çağrışmalarıydı. Her söz, her atraksiyon diğerini besleyip büyütüyordu. Kendi uzamında şaşmaz istikametleri ve o hat üzere sıralanmış helecan gezegenleri ile bir evrenden diğerine ışık hızıyla geçiyor gibiydiler.

 

Ak kavak kara kavak demeksizin kendimi kavak yellerinin sorumsuz ve hayalperest rüzgarları arasında bulmuştum.

 

Bir sosyal gözlemci gibi kayıt düğmesine dokunuyor, yüzlerce anıyı birer birer arşivime postalıyordum. Rüzgâra bırakılmış saçları, yüksek sesten kurumuş boğazları, birbirini duymadan konuşan dudakları ayrı bir hava katıyordu yürüyüşlerine. Grup aidiyeti ile yenilenen enerjileri ve kendi atölyelerinde bilenen bakışları, iniş ve çıkışları dümdüz sahalara çeviriyordu. Yerlere basmıyor da narin birer öpücük alıyor, asfalt sayfalara coşkunun sihirli imzasını atıyorlardı sanki.

 

Bu yaşama sevinci, yağmur yüklü bulutlar ve gür gümrah yeşillikler misali etrafına bereket dağıtırken ben neden aynı hislerle bir coşkunun adresi olamıyordum. Hemen yanımda milyarlarca heyecan hücresi bölünüp çoğalırken, ıssız bir amip gibi neden olduğum yere çakılıp kalmıştım.

 

Tüm bu yaşadıklarım hangi sosyal yasalarla izah edilebilirdi? Boş işlere dalanlarla birlikte boş işlere dalanlara bakıp bakıp acıyordum. Telafisi imkânsız her anın dahası hayat imkanının; bana sıradan, faydasız ve uyuşturucu gibi gelen grup psikolojisi ile tüketilmesi anlamsızdı. Koklanacak onca çiçek, dokunulacak onca eşya, dinlenecek onca ezgi, gezip görülecek onca geleneksel ve modern mekân varken daracık bir alanda tıkış tıkış insanlar arasında hangi iksirden rızıklanmak içindi bu çaba?

 

Biraz daha yakınlaşıp grup üyelerini yakından izlediğimde her biri diğerine benziyordu. Mimikler, tepkiler, sevinç çığlıkları, yuhalamalar hep diğerinin kopyalanmış hali gibiydi. Saç modelleri, sakal tarzları, forma tercihleri de cabası.  Grubun her üyesi sanki rolüne çalışmış da sahneye öyle çıkmıştı. Elbette bireysel yeteneklerini özgün figürlerle kadraja sığdırmaya çalışan tipler de yok değildi. Bir an bu benzerliği estetik müdahalelerle vücutlarının bir yerlerini çağın standartlarına uydurmaya çalışan sosyal medya ve kafe sosyolojisi ile karşılaştırdım. Burun, göz kapağı, meme, karın germe, botoks ve dolgu gibi uygulamalar ile pre-robot çağı çağrıştıran tek tipleşme gönüllülerindense kendi halinde birer mizah dergisi ya da mahalle delikanlısı misali üçüncü sınıf roller kesen bu grup daha ehven duruyordu.

 

Alfabenin sadece birkaç harfi ile büyük mutluluklar yakalayan bu adamlar karşısında gerçek alfabelerden ebced alfabelerine, hece alfabelerinden kavram alfabelerine birden fazla alfabenin ünlü ya da ünsüz tüm seslerine talip olan ben neden bir heyecan dairesine dahil olamıyordum. Basit geometrik bir şekille fizik ötesine ulaşan bu adamlar karşısında ruhumu kondurabileceğim ne boyutsal, ne cebirsel, ne de tasarımsal bir geometrik abide bulamıyordum.

 

Siyasal partilerin kopyala yapıştır kabilinden dönemsel etkinlikleri, sivil toplum gönüllülerinin sineğin kanadından gündem devşiren bitimsiz faaliyetleri, hareket eden her nesneye şerh düşen müzmin muhalifler, aşiret buluşmalarının niteliksiz niceliği, belde teşkilatlarının yaz festivali programları, ilçe teşkilatı gençlik kolları başkan yardımcısının çocuğunun sünnet merasimi kabilinden uzayan listeler çorak yamaçlarıma bir damla değerinde dahi düşmüyordu.

 

Kaskatı kesilmiş ve bronz bir külçeye dönüşmüş gözlerimin üstüne kondurulduğu bu platformu hangi iş makineleri yerinden sökebilirdi. Kent meydanında dursa ve ‘yaklaşıyor yaklaşmakta olan’ dese birileri, kanı çekilmiş damarlarımla bir cesede dönüşmüş kollarımı makas gibi açacak bir manivela var mıydı? Aynı tornadan çıkmış gibi yükselen şu ağaçların arasından, şu seslerin korkuyu ve belirsizliği besleyen çıtırtılarından ana yola çıkış bulunur muydu? Yoksa ömrüm servis yollarında mı tamamlayacaktı uzun metrajlı film denemelerini?

 

Mevzudan çok çerçevesine vurulan şu insanların çakırkeyif hallerine özenmeli miydim? Şu aidiyet hallerinin mutlu kılan sonuçlarını kıskanmalı mıydım? İki rengin ve üç kelimenin doldurduğu havuzlarda ben de sırılsıklam ıslanmalı mıydım?

 

Pratiğin beslediği kavramlar, davranışlar ve yaklaşımlarla birer antik çağ filozofu ya da modern birer ekran yorumcusu kesilen bu adamları, “öğrenme süreci”nde nereye yerleştirmeliydim?

 

İdrak denizime hangi nehirlerin nilüferleri dolacaktı? Yakın ya da uzak hangi yıldızlar benimle konuşacak, dolmuş barajlar misali ruhumun kapaklarını hangi dualar açacaktı? Aziz kimliğim ne zaman üzerindeki tozları silkeleyip yeniden çiçeklenecekti?

 

Cevapsız soruların gümüş renkli burgacında bir an nefeslendim ve bu çılgın zamanın bulamacından, bu kaypak mekânın çeldiricilerinden beraati niyaz ettim.

 

Göğün haberini yeryüzü ile buluşturan yorgun yapraklar solgun sokak lambaları arasında salına salına adres ararken, ben hikayemin merdivenlerini yeniden tırmanmaya başladım.

 
Etiketler: İKİ, RENK,, ÜÇ, KELİME, YA, DA, COŞKUNUN, KIYISINDA,
Yorumlar
Yazarın Diğer Yazıları
07 Temmuz 2026
GÖSTERİ TOPLUMU
1446 Okunma.
02 Haziran 2026
Çok Dilli Kültür ve Çoğulcu Kavrayış
1512 Okunma.
27 Nisan 2026
Bağlamaya Şiir Okutan Adam: Murat Kapkıner
1820 Okunma.
10 Nisan 2026
İSA'NIN GÜNLÜĞÜ -1-
2496 Okunma.
25 Şubat 2026
Orucu Ayağa Düşürmemeli, Oruçla Ayağa Kalkmalı
1933 Okunma.
19 Ocak 2026
Gündelik Yaşam ve Kent Yönetimi Üzerine
1918 Okunma.
03 Ocak 2026
Paris’te Bir Pirinççizade: Cahit Sıtkı
2084 Okunma.
03 Aralık 2025
Selam Olsun Kubbede Hoş Sadâ Bırakanlara
2514 Okunma.
21 Ekim 2025
Bendeki Notlar -12- ‘Çocuk Kalsaydı Büyüklüğüm’
3332 Okunma.
09 Ekim 2025
Batı’da Şehir Tarihçiliği
2428 Okunma.
04 Ağustos 2025
‘Yıkın Efendiler, Yıkın!’ -2-
3337 Okunma.
14 Mayıs 2025
“Ağlasam sesimi duyar mısınız, Mısralarımda…”
2573 Okunma.
22 Nisan 2025
'İNSANIN DÖRT ZİNDANI'
6572 Okunma.
16 Mart 2025
ŞEBBİHALAR HER YERDE
2051 Okunma.
09 Mart 2025
'BİR DEĞİRMENDİ BU DÜNYA'
2327 Okunma.
08 Eylül 2023
Boşuna değildi boş olmayan hiçbir şey!
4516 Okunma.
17 Ağustos 2023
Köprüler ve Çamurlu Sular
3799 Okunma.
13 Temmuz 2023
Biriktirdiklerim-7-
3511 Okunma.
27 Mayıs 2023
Bingöl’ün Referandum Karnesi
4166 Okunma.
07 Mayıs 2023
Bingöl’de Genel Seçimlere Katılım Oranları (1950-2018)
3113 Okunma.
29 Nisan 2023
1920-2018 Yılları Arasında Bingöl’ü Parlamentoda Hangi Partiler Temsil Etti?
2983 Okunma.
24 Nisan 2023
Bingöl Yakın Siyasi Tarihinde Seçmen Davranışları (1939-2018)
3816 Okunma.
11 Nisan 2023
Siyasetin ‘Hayret’ Makamı Var Mıdır?
3440 Okunma.
05 Nisan 2023
Estetiğin Tükenişi Vicdanın Tükenişidir
2981 Okunma.
23 Mart 2023
“Ben de adayım”
3066 Okunma.
18 Şubat 2023
Şiirin Güncesi -11: “Ben Yokum”
3571 Okunma.
18 Şubat 2023
‘Cansız Bedene Ulaşıldı’ Ne Demek?
2679 Okunma.
18 Şubat 2023
“Ya Bu Defa da Seçilemezsem!”
2870 Okunma.
18 Şubat 2023
Biriktirdiklerim-6
2634 Okunma.
18 Şubat 2023
‘Konfor Ruhun Bataklığıdır’
2988 Okunma.
08 Kasım 2022
Engerek Soyu
3451 Okunma.
16 Eylül 2022
Masanın Ötesi ve Berisi Ya da Sosyolojimizin Metafiziği
4975 Okunma.
05 Eylül 2022
Tatlı Zehirli Sulara Alışanlar İflah Olmaz Mı?
3608 Okunma.
22 Ağustos 2022
Nazar Değmemiş Kapaksız Kitaplar
4196 Okunma.
02 Ağustos 2022
Libası İdrarlı Adamlar
4165 Okunma.
27 Haziran 2022
“Hayatın Anlamı” Nedir?
5390 Okunma.
21 Haziran 2022
‘Ey kötülük!’
3612 Okunma.
24 Mayıs 2022
Şiirin Güncesi 10: “Sonsuz ve Öbürü”
4607 Okunma.
05 Mayıs 2022
'Sıkıntı yok!'
4150 Okunma.
19 Nisan 2022
Düğümlere Üfüren Mühendisler Zamanı
4284 Okunma.
08 Nisan 2022
Bendeki Notlar 11: ‘Şehir Sineması’
3956 Okunma.
20 Mart 2022
Hakikate Tanıklık Nedir?
3968 Okunma.
03 Mart 2022
‘Tüm İnsanlığa Açık ve Ücretsiz Gösteri’
4545 Okunma.
09 Şubat 2022
Bendeki Notlar 10 “Kültür ve Sanat Merkezleri: Sinema, Kırtasiye, Park”
5858 Okunma.
13 Aralık 2021
Frankfurt'ta Bir Haşimi
8463 Okunma.
17 Kasım 2021
Nurettin Topçu’nun Gördüğü ‘Taşralı’
6497 Okunma.
09 Eylül 2021
Harf Eken Kelime Biçer
7411 Okunma.
24 Ağustos 2021
Bir Mütevazi Monologdan Arta Kalan Sualler
5284 Okunma.
24 Haziran 2021
Çekilin aradan, maradan...
7083 Okunma.
15 Haziran 2021
'Biraz da ben konuşayım'
6246 Okunma.
28 Mayıs 2021
‘Apaçık’ Şiir
6192 Okunma.
06 Mayıs 2021
“Şehir’dir adım; kimlik alır, kimlik veririm.”
6390 Okunma.
22 Nisan 2021
Kitaplar Dolusu Susmak...
5376 Okunma.
16 Nisan 2021
Zamanın İdrak Sarkacına Merhaba
5033 Okunma.
23 Mart 2021
Söz Düşerse Ne Kalır Geriye?
6424 Okunma.
18 Ocak 2021
Dayvun, Dayvun, Dayvuno / Day Qırbun Çımun Siyuno
15200 Okunma.
22 Aralık 2020
Biriktirdiklerim -5-
4306 Okunma.
10 Aralık 2020
Biriktirdiklerim -4-
4690 Okunma.
04 Aralık 2020
Biriktirdiklerim -3-
4863 Okunma.
30 Kasım 2020
Parayı Nereye Yatırmalı?
4681 Okunma.
26 Kasım 2020
Biriktirdiklerim -2-
4907 Okunma.
16 Kasım 2020
Biriktirdiklerim -1-
5053 Okunma.
19 Ekim 2020
Ne Zaman Reşit Olacağız?
6301 Okunma.
Haber Yazılımı