|
|||
![]() |
GREGOR İSİMLİ BÖCEKLERLE DOLU GÜNDELİK HAYAT | ||
| Yusuf ALİOĞLU | |||
Frantz Kafka.
Çeklerin dünyaca ünlü edebiyatçısı.
Viladimir Nabokov’a göre yirminci yüzyılın en büyük yazarlarından biri.
W. H. Auden ise yirminci yüzyılın Dante’si diyor onun için.
‘Dönüşüm’[1] isimli eseri Kafka’nın en ünlü yapıtlarındandır.
Kapitalizmin birer tezahürü olan modernleşme, ulus devlet ve bireyselleşme gibi kodların insanı nasıl bir halden bir hale dönüştürdüğünün başarılı bir edebi metin örneğidir.
Kitabın ana teması olan ve kısaca özden uzaklaşma diyebileceğimiz ‘yabancılaşma’, kutsal metinlerden geleneksel zamanlara, modern ilişkilerden yapay zekâ menziline toplumsal okumaların ve tahlillerin röper kavramlardan biri olagelmiştir.
Yasak ağaç metaforuyla sınanan insan bu örnekle hikayesindeki ilk yabancılaşma tecrübesini yaşar. Kur’an’da; rabbine, nefsine, topluma ve eşyaya yabancılaşan insanın tüm ahlaki sınırları ihlal ederek sebeb-i varlığına yabancılaşmasının sembolik tasviri olarak geçen ‘aşağılık maymunlar olun’[2] ifadesi bu anlamda son derece çarpıcıdır.
Maddi hırsların yarattığı yabancılaşmayı vurgulayan, coğrafi sınırları ve serveti fethederken kendi benliğini kaybeden, nesneye sahip olayım derken kendisi nesneleşen insana dair İncil’deki şu pasaj da vurucudur: "İnsan tüm dünyayı kazanıp da kendi canını yitirirse veya ona zarar verirse neye yarar?"[3]
Hegel yabancılaşmayı ‘bilinç’ kavramı etrafında, Marks ‘emek ve ürün’ diyalektiğinde, Herbert Marcuse insanın tek boyutlulaşması, Eric Fromm insanın öz niteliklerinden uzaklaşması, Freud uygarlık kavramı, varoluşçular ise ‘özgürlük, kaygı, sorumluluk, anlamsızlık ve başkalarının bakışı’ üzerinden işlemişti.
Batılı yazarlardan Feuerbach, Charles W. Mills, Melvin Seeman gibi isimlerin de yabancılaşma eksenli önemli metinler oluşturduklarını not etmeliyiz.
‘Yabancılaşma’ konusunu edebi yetenekleri ve güçlü aurası ile okuyucuya sunan Kafka ise modern hayatın zorlukları, yabancılaşma ve toplumsal çözülme gibi konuları bilgi olarak öne çıkarmak yerine, Kafka imgeleminin usta dokunuşları ile özgün bir esere dönüştürür.
Bu noktada Kafka için bir parantez açmak gerekirse, Fransız felsefeciler Roland Barthes ve Michel Foucault’nun müstakil içerik oluşturamayan birey bağlamında söyledikleri ‘yazarın ölümü’ konusu Kafka için birkaç tık uzaktır.[4]
Çünkü Kafka, bilgiyi tasnif eden bir ansiklopedist ya da modern yazar olmanın ötesinde, söylemi olan, metin içeriklerini eleştirel gözlemleriyle derleyerek modern zamanlara seslenen aykırı bir kalemdir.
Tekrar esere dönersek… Çalışmak ve ailesini geçindirmek zorunda olan, patronuna karşı sorumlu ve işe geç kalmaktan korkan Gregor Samsa, fiziksel olarak bir böceğe dönüşmeden önce zaten özgürlüğünü ve şahsiyetini kaybetmiştir. Kafka burada böceğe dönüşmeyi, yabancılaşmanın başlangıcı değil, görünürleşmesi olarak işler.
Yönetmen Sinan Çetin’in 1999 yapımı Propaganda filminde kendisinin olmaktan çıkmış ve birilerinin işgücüne dönüşmüş insana dair vurucu bir sahne vardır. Bu sahne izleyiciye, yabancılaşmanın görünürlüğünü özetleyen güzel bir örnek sunar. Gümrük Muhafaza Müdürü Mehdi’yi canlandıran Kemal Sunal’ın yaşadığı yüzleşmede ifade ettiği, "Napolyon Devletin. Ben benim değilim. Ben de Devletinim. Geriye ne kaldı? Hiç…” sözleriyle, körü körüne uygulanan bürokrasi ve kurallar yüzünden görünürleşen kimlik çatışması, yabancılaşma ve çaresizlik anlatılır.
Benzer bir “yabancılaşma, yüzleşme ve gerilim” örneği de Necip Fazıl’ın ‘Çile’ isimli şiirinde geçer. “Gece bir hendeğe düşercesine, / Birden kucağına düştüm gerçeğin.” dizeleri ile ‘Sanki burnum değdi burnuna "yok"un, / Kustum öz ağzımdan kafatasımı.!” dizeleri, şairin yaşadığı varoluş krizi, hakikat arayışını ve metafizik kırılmayı özetler. Necip Fazıl bu şiirde, modern bireyin yaşadığı buhranı ve toplumdan, mekândan, hatta kendi bedeninden kopma hallerini yani yabancılaşmayı mistik ve ontolojik bir kriz, yüksek gerilimli bir varoluş mücadelesi olarak işler.
Kapitalist paradigmanın egemenliğindeki ilişkilerin belirlediği günlük hayatta insan kendi kimliğini belirleyemez, yürürlükteki akıl ona bir kimlik giydirir. Bu zeminde insan, kendini tanımlama hakkını şahsiyetsizleşme pahasına egemen ideolojiye ya da toplumun tüm hücrelerine yayılmış güç ilişkileri ağı olan iktidar aygıtının insafına bırakmıştır.
Ailesi için çalışan, seyahat eden, yorulan ve dinlenemeyen Gregor da, kişiliğini, ‘iş-para -aile” ilişkileri içinde yitirmiştir. Bir sabah uyandığında yatağında bir böceğe dönüştüğünü gören Gregor Samsa, modern hayatın çöplüklerinde yeşeren bireysel, toplumsal ve ekonomik yabancılaşmanın trajik bir örneğidir.
Ailesinin geçimi için sevmediği bir işte çalışmak zorunda olan Samsa, kendisini aile içindeki rolü üzerinden tanımlar ve değerini ailesine sunduğu ekonomik katkı ile ölçer. Ailesinin, toplumun ve eko sistemin kimlik dayatmasına maruz kalan Samsa, işgücü yeteneğini kaybedince yukarıdaki sosyal aktörler tarafından işe yaramaz olarak görülür ve dışlanır.
Sürecin fiziksel tezahürü olan böcek metaforu ise Gregor’un artık kendi olarak değil, işe yaramaz, rahatsız edici ve ortadan kaldırılması gereken basit bir varlık olarak görülmesidir.
Kafka’ya göre modern insan yalnızdır. Bürokrasi ya da modern devlet aygıtı karşısında çaresizdir. Sevgi ve merhamet gibi değerlerin buharlaştığı aile ve toplum için ise ancak ürettikçe vardır. Üretim süreçlerinin bir dişlisi değilse dışlanan, küçümsenen, yok edilmesi gereken bir böcektir ancak.
Romanın satır aralarında dolanan, ‘yabancılaşmanın farkında olmama ve durumu içselleştirerek sahiplenme’ tablosu da modern bireyin paradoksuna dair ayrı bir saptamadır.
Dante’nin cehennemi, insanın tanrıdan ve hakikatten uzaklaşmasının sonucu iken Kafka’nın cehennemi, insanın işine, emeğine, ailesine ve son kertede bedenine yabancılaşmasıdır.
Kafka’nın bu kurgudaki can alıcı sorusu şudur: insan, kendisini insan yapan ilişkilerden koparıldığında geriye ne kalır. Elbette yalnızca bedeni kalabilir. İşte kitap boyunca tek başına bedenin değersizliğini sorgulayan bu izlek, derin bir varoluşsal yabancılaşmayı ve modern zamanların çok katmanlı krizini tartışmaktadır.
Toplum için varlık meşruiyetini, kapitalizm için de anlam kodlarını yitiren kısacası çalışmayan ve para kazanmayan birey artık bir yük ve fazlalıktır.
Bu durumu; sinemada ve tiyatroda her senaryoya evet demeyen ya da yaşlanınca unutulan sanatçıların bir böceğe dönüştürülen değersizleştirilmeleri bağlamında okumak mümkün. Ya da kendi zenginlerini/foncularını yaratan sistemin, acıktığında putlarını yiyen Mekkeli müşrikler gibi, zenginlerini/foncularını ayağa düşürerek tüm imkanlarını sıfırlaması bağlamında da okuyabiliriz. Siyaset dünyasındaki aktörleri çiğneyip çüğneyip dışarıya atan acımasız döngüyü de bu şekilde okumak mümkün. Aynı şekilde; tv, radyo, gazete, youtube ve sosyal medya gibi farklı mecralarda bir zamanlar en fazla okunan, dinlenen, izlenen, takip edilen, alıntı yapılan ve referans gösterilen akademisyen ya da popüler isimlerin farklı düşünceleri yüzünden tüm platformlardan men edilmeleri, şeytanlaştırılarak sektörden kovulmaları, itibar suikastına uğramaları, ekmeğe muhtaç hale getirilerek böcek muamelesi görmeleri bağlamında da okuyabiliriz.
Emek, değer, vefa gibi kavramları tanımayan kapitalizm, kendini yenileme ve konsolide etme adına kavramlarını, mekânlarını, ikonlarını ve ürünlerini harcamaktan imtina etmez.
Sadece üreten bireyin ‘makbul’ kabul edildiği; çocuk, yaşlı, engelli, emekli ve hastaların yük olarak göründüğü bu sistemde Gregor da kullanılıp atılan bir metadır sadece.
Burada vurgulanması gereken diğer bir husus, üretim kavramı etrafında örülen meşruiyet çemberinin bile kendi içinde onay eşiklerine sahip olduğudur. Birey, kendisine tanımlanan rolleri ifa ettiği ve çizilen sınırların dışına çıkmadığı sürece sistemik bir tehdit oluşturmaz. Ancak birey; eğitimden sağlığa, güvenlikten kültür ve sanat alanına uzanan geniş bir sahada alternatif paradigmalar inşa ediyor ve tezler üretiyorsa, mevcut düzen açısından aşılması gereken bir sapma ve tehdit olarak kodlanır.
Özetlersek; gündelik hayatın ideolojik aygıtları, bireyi, varlığının kurucu değerlerine karşı yabancılaştırmaya devam etmektedir.
Bunun karşısında birey; “düşünen, sorgulayan, eleştirel akla sahip, tek başına da olsa hakkaniyet mücadelesi verebilen bağımsız bir şahsiyet” olarak müteyakkız olmalı ve böcek metaforunun sinematografik albenisine takılmadan şahsiyet yitimine yoğunlaşmalıdır.
Karun’a öykünen beyinsizler[5] misali fon krizinde adı geçen yerel figürlere öykünenler de bu yazının yabancılaşma eksenli son örneği olsun.
Sonuç:
"İnsanın adalet ve merhametten uzaklaşarak fıtratı ile arasına mesafe koyması; salih ameli, güzel ahlakı ve hakkı savunmayı unutarak pis sularla beslenen zehirli bir sarmaşığa dönüşmesi derin bir sapmadır. Mülkiyet tutkusuyla hemcinsinin kurdu olan bireyin sınırsız biriktirme ihtirasıyla kamuya ait olanı iç etmesi, usulsüzlüğü sıradanlaştırması, liyakatsizlik ve adam kayırmaya tepkisiz kalması ise bu yabancılaşmanın en ağır tezahürlerindendir."
[1] Kafka’nın 1912’de ve yalnızca üç haftada yazdığı Almanca adı Die Verwandlung olan Dönüşüm isimli eseri ilk olarak 1915 yılında yayımlanmıştır. Bu üç yıllık gecikmenin ardında yayınevinin hikâyeyi kısaltma önerisi ve Birinci Dünya Savaşı gibi nedenler vardır. Kitabın ilk baskısının kapağında böcek remi yoktur. Çünkü Kafka, Gregor'un yabancılaşmasının bir hayvan resmine indirgenmesini istememiştir. [2] Bakara/65 ve A’raf/166 [3] İncil, Luka 9:25. [4] https://birikimdergisi.com/guncel/12578/sol-hareketler-yapay-zeka-ve-yazarin-olumu [5] Kasas Suresi 28/79 |
|||
| Etiketler: GREGOR, İSİMLİ, BÖCEKLERLE, DOLU, GÜNDELİK, HAYAT, | |||
|